12647018_10153533601017561_4086955652192272242_n

HUKUK KÜLTÜRÜ GRUBU OCAK AYI ETKİNLİĞİ YAZAR ALİ RIZA ARICAN’IN KATILIMI İLE YAPILDI : LORD OF WAR

Hukuk Kültürü Grubu’nun Madhouse Partievi’nin sponsorluğunda organize ettiği Hukuk Filmleri Kuşağının sonuncusu hukukçular, yazarlar, felsefeciler, öğrenciler, profesyonel meslek mensupları ve sinemaseverlerin katılımı ile 31 Ocak 2016 Pazar günü yapıldı.

“Where there’s a will there’s a weapon-Azmin olduğu yerde silah da vardır” sloganı ile yapılan Lord Of War film gösterimi sonrası hararetli bir söyleşi gerçekleştirildi. Bu ayki etkinliğin konuğu Çin’de yaşayan Türk yazar Ali Rıza Arıcan idi. Programa ayrıca Gedik Üniversitesi Öğretim Üyesi Ekonomist İskender Özturanlı ve Yazar Salih Koca da katıldı.

Yazar Ali Rıza Arıcan katılımcılara kitaplarını imzaladı ve Doğu Asya hakkında güzel bir söyleşi gerçekleşti. 

Etkinlikte grubun daha önce düzenlemiş olduğu Bartın Cezaevi Kütüphanesi Projesi’ne en çok kitap veren üyelere teşekkür beratları da takdim edildi. 

Her etkinlikte yapılan çekilişle kitap hediye etme geleneği sürdürüldü. 

“Kurşunlar oylardan daha çok lider degiştirirler.”

Amerikan yapımı olan ve büyük ilgi gören filmin yönetmeni Andrew Niccol dünyada var olan büyük silah ticaretini ve büyük ülkelerin bu pazarın başında olduğunu yansıtmıştır. Aşcı olarak aile  lokantaları olan Kırım Restaurante’da çalışmaya devam eden ancak hayatı boyunca büyük oynamak isteyen Yuri Orlov (Nicolas Cage) silah tüccarlığında da büyük oynayarak, Silah Kaçakçısı olmaya karar verir. Peşinde kendisinden şüphelenen Interpol bulunmasına rağmen yaptığı işleri legal gösteren Yuri pek çok ülkede silah kaçakçılığında kilit nokta olmuş, devlet desteğiyle işleri yürütür hale gelmiş ve kimsenin dokunamadığı adeta bir Savaş Tanrısı olmuş, hukuk sisteminden de kaçmayı başarmıştır.

Bu dünya silah tüccarlarına kalacak çünkü herkes birbirini öldürmekle meşgul.. Bu hayatta kalmanın sırrıdır: Asla savaşa girme.. Özellikle de kendinle…

Lord Of War, Tüm dünyada insan hakları ve hukuk mücacelesi yürütmekte olan Uluslararası Af Örgütü’nün desteğiyle çekilmiş ve gösterime girmiş,  Avrupa’da birçok yerde gösterim için salon bulamamış, mali destek bulunamadığı için bağımsız olarak çekilmiş ve oyuncuların aldıkları ücretleri düşürmeleriyle tamamlanmış bir sinema filmidir.

Silah endüstrisinin vahşetini ve hukuk tanımazlığını hiçbir dolaylı yola sapmadan izleyicinin gözleri önüne seren film gösterimi sonrası Madhouse’un gizemli atmosferinde hukuk sever ve sinemaseverler zevkli bir tartışma sergilediler. Tartışmada dile getirilen görüşleri ve düşünceleri derli toplu şekilde aşağıda okuyacaksınız.

TÜRKİYE’DE SANATIN FİLMLERDEKİ YERİ VE SİNEMA ANLAYIŞI

Kültürel ürünlerin de kapitalist sistemin üretim çarkları içinde, bir meta olarak, diğer endüstriyel ürünlerden farksız, uzmanların denetiminde hazırlanan ürünler olduğu hepimizin bildiği bir gerçek. Bu ürün yelpazesi içine sanata dair her şey girebilir. Sinema, müziğin her türü, TV dizileri, tiyatro oyunları, resim, fotoğraf  kültür ile ilişkisi olan akla gelebilecek her türlü nesnedir. Bu konuda programların uzmanlar tarafından hazırlanmış olması, hiçbir başarının tesadüfe yer bırakmadan gerçekleştiğinin en güzel kanıtıdır. Kültür endüstrisi adındaki bu akım ülkemizi etkisi altına almış bulunuyor. Bir senaryo tuttuğunda tüm yayımlar benzer şekilde ilerlemektedir. Diğer ülkelerde de bu şekilde olmasına rağmen Türkiye’de etkin bir şekilde devam etmekte ve yapımcılar yeni düşünceler ortaya koymaktansa hep aynı çizgide kalmakta, tekdüze bir sanat anlayışı var olup girmektedir. Ortaya çıkan bu ürünler sahte tatminler yaratmaktadır. Gerçek sanat çileci ve utançsızken, kültür endüstrisi pornografiktir ve iffet satar.

Günümüz kültürü büyük bir benzerlik içindedir. Karşıtlığın estetik ifadeleri bile bu ritmin ayrılmaz bir parçasıdır. Aynı kültürel ürün propagandayı ve eğlenceyi aynı anda sunabilir tüketicisine. Kültür tekelleri bağlı oldukları diğer endüstriyel sektörlere oranla daha güçsüz ve bağımlı sayılır. En güçlü yayın kuruluşlarının elektrik endüstrisine veya film şirketlerinin bankalara olan bağımlılıkları değişmez bir gerçeği tanımlar. Endüstri ve popüler sanat bir ağacın kökleri gibi birbirine sarılmıştır. Araba endüstrisinde farklılıklar nasıl silindir sayısı, motor hacmi, teknolojik ayrıntılar tüketicinin gözünü boyuyorsa, filmlerde de oynayan yıldızların sayısı, teknolojik ve setlerin giderleri aynı işlevi görür. Gösterişli üretim göze sokularak reklamı yapılan yatırım miktarı ile belirlenir. Film gösterime girmeden ne kadar para harcandığı tüketiciye duyurulur. Bu bağlamda marka bağımlısı tüketicinin etkilenmemesi mümkün değildir. Araba markaları üreten sanayi ve film üreten şirketler arasında ürün mantığı arasında hiçbir farklılık yoktur. Ürün farklılığı yaratmak için sadece ilgiyi ayakta tutmaya yarayacak kadar küçük farklılıkların olması yeterlidir.

Film endüstrisinin her zaman daha fazla kar etmesi için yeni yıldızlara, daha ileri dijital teknolojilere ihtiyacı vardır. İki binli yıllar ile ilerleyen dijital uygulamalar, daha hızlı sahneler biçimsel olarak bir farklılık yaratıyormuş gibi gözükse de özünde değişmeyen öyküler, egemen olanın varlığını hissettiren omurganın değişmediği kolayca anlaşılır. Hiçbir yaratıcılık anlık bir duygunun veya düşüncenin ürünü değildir. “Fellini” vari bir yaklaşım söz konusu olamaz. Üstadın “bazı çekim günlerinde ne yapacağımı bilemem, hiçbir şey çekemediğim günler bile olur” demesi Hollywood normları için bir ütopyadır. Duygulara seslenen sanat profesyonelce hesaplanıp tüketicisine sunulur.

SİNEMA TEKDÜZE VE FABRİKASYON BİR ANLAYIŞ SERGİLİYOR

Sürekli yenilikten, denenmemişden bahsedilir fakat bu onca parayı yatıracak yapımcı için büyük bir risktir. O zaman yenilik adı altında çok satmış bir romanın senaryosu güven verir. Aynı şekilde çok tutulmuş bir ilk filmin devamı gibi. Yani bu durumda hem eskisine benzemeyen hem de eskisi gibi olan ürünler üretmek gerekir. Ritm bozulmamalıdır. Fazla riske gerek yoktur. Bu durumda kültürün de standartlaşması gerekir. Yani herkesin farklı olduğuna inanacağı ürünün esasında hiçbir farklılık içermemesi şarttır.

Bir İtalyan yapımı olan İl Postino filminde bir postacının hikayesi anlatılıyor ve oyuncu olarak gerçek hayattan insanlar kullanılıyor. Bizim filmlerimiz ise küçük küçük parodilerin olduğu hiçbir kalitesi olamayan sığ yapımlardan ibarettir. Hala eski hikayelere filmler yapılıyor ve postmdern bir kurgu da yok. Parlak laflar çokça edilmiş şimdiye kadar ancak hala bütünlüğü sağlanmamış hikayelerle filmler çekilmektedir.

Ülkemizde oyuncu kalitesi ise çok düşük bir düzeyde. Yeteneği olmayan insanlar oyuncu koçluğu alarak oyuncu olmaya çalışıp yapmacıklıktan öteye gidememekte ve bu nedenle oyuncu ve film kalitesi çok düşük düzeyde varlığını devam ettirmektedir. Ülkemizde kolaycılık yapmak adına  film sektörü  bakımından somut hatalarla dolu basit filmler sergilenmektedir. Filmler çok zayıf olmakla beraber insanlar sanat adına değil ünlü görmek için bu filmlere yoğun ilgi göstermektedir.

Sanat anlayışımız tek düze hale getirildi. Farklı bir yorum, farklı bir teknik kullanılmıyor. Sanki hepimize eskiden olduğu gibi simsiyah bir önlük giydirilmiş. Çoğumuz sabahları sıraya girip, andımızı okumaya hazırlanan ilk okul öğrencisi gibi olmaya başladık.

Bu sıradanlığın artık değişmesi gerekiyor. Ne komediler güldürüyor ne de dramlar  ağlatıyor. Senaryoların değişip, tekniklerin gelişerek, oyuncuların çeşitlendirilmesi gerekiyor. Bizlere hep aynı tornadan çıkmış şeyler vermekten vazgeçilmeli… Tekel olmaktan çıkıp bu piyasaya başkalarının da girmesine izin verilmeli… evrensel motifleri film dünyasına taşıyan gerçek sanatçıların ekmek yemesine izin verilmeli artık..

Sinema anlayışındaki değişimden bahsedecek olursak Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos ve ayrılmaz senaristi Efithimis Filippou The Lobster: Otomatik Istakoz adlı bir distopya yaratmıştır. Yakın gelecek tasviri günümüzden çok farklı değil; gökdelenler, alışveriş merkezleri her şey bugünkü gibi. Yani yönetmenin distopik atmosferi, alışık olduğumuz bilimkurgu türünün gelecek tasvirlerinden farklı olduğundan ilginç yapılar görmüyor ve bir nebze de olsa umuttan söz edemiyoruz. Veya The Lobster, kıyamet sonrası filmlerden alıştığımız gibi “dünyada küresel çöküş oldu, ekonomik kriz oldu” benzeri açıklamalara hiç yaslanmıyor. Bunlar da gösteriyor ki yönetmen ve senarist aslında bugünün toplumunun, medeniyet, kadın-erkek ilişkisi, toplumsal algılarına dair, kara tablosunun çetelesini döküyor. Yani distopik dünya için hiçbir altyapı hazırlaması gerekmiyor. Yarattığı fikrin altyapısını doldurma gereksinimi de yok, tuhaflığını tuhaf değilmişçesine anında başlatabiliyor. Bir yönetmenin ve senaristin bu garip aritmetiği üstüne rahatça geçirebilmesi, kendisi için ve sanat dünyası için son derece şanlı bir durumdur.

YARATICI SİNEMANIN GÜCÜ

Amerikan sineması bile çoğu yerde küçümsenmesine rağmen Marslı adlı filmde yaratıcı bir senaryo sergilemiştir. Kurgusu çok sağlam. Bizim sinemamızda böyle bir şey mevcut gelişiminde mümkün görünmemektedir. Örneğin Marsta bitki yetiştirmek ve su üretmek gibi yaratıcı bir düşüncenin yönetmen tarafınan empoze edilmesi aslında insanlar için ufuk açıcı ve toplumun geleceğe dair hayal dünyasını zenginleştirici bir faktör olmak yanında bilimin ve teknolojinin geldiği seviyeye paralel yeni bir senaryonun  ne denli güçlü olabileceğine işarettir.

Dünyada bilinen eski bir öykü bile değiştirilerek bir sanat eseri ortaya çıkarılırken bizde eski hikayeler farklı bir doku verilmeden aynı şekliyle uygulanmaya konulmaktadır. Şu noktada dünyaya söz söyeyemez hale gelmiş durumdayız. Bu aslında toplumsal gerçekliğimizin de sinemaya yansımış halidir. Çok dar bir grup için, sadece ticari kazanç amaçlı, dünyaya hitap etmeyen filmler yapıyoruz. Yılmaz Güney bizde öyküleme tekniklerini ilk kullanan sanatçıdır. Nerelerden nereye geldiğimizi, sinema kültürümüzdeki boşluğu görmek gerekir. Biz de On İkinci Geceyi, Macbeth’i uyarlayıp film dünyamıza sanat eserlerini kazandırabilir, Türk Sineması olarak adımızı dünyaaya duyurabiliriz. Geçmişte Kadın Hamlet adında bir film yapılmış ve başrolünde Fatma Girik oynamıştır ancak uzun zamandır bu şekilde bir değişim sinema dünyamızda var olamamaktadır.

Jean Vigo’nun baskıcı ve tektipleştirici eğitim sistemini eleştiren filmi Hal ve Gidiş Sıfır (Zero De Conduite) şiirsel üslubu ve cüretli içeriği ile film sanatının başyapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Çok bilinen bir atasözü “ağaç yaşken eğilir” der. İnce bir gözlemin ürünü olan bu söz kesinlikle doğrudur. İnsan hayata gözlerini açtığı ilk andan itibaren, yaşadığı deneyimler ve edindiği bilgiler doğrultusunda kendi kendisini oluşturmaya başlar. Ateşin yakıcılığı gibi basit gerçeklerden, içinde yaşadığımız toplumun ahlak kurallarına dek her şeyi daha çok küçükken öğrenir, davranış biçimlerimizi bu bilgilere göre düzenleriz. Bu anlamda okulların işlevi, genç bireylerin bilimsel bilgilerle donatılmasından ibaret değildir. Devlet otoritesine bağlı bir işleyişi olan okullar, çocuk ve gençlerin toplumsal beklentilere uygun olarak biçimlenmesi adına da kritik bir rol üstlenir. Tek tip kıyafetler giyerek, çalan zile göre hareket etmeye alıştırıldığımız okullarda, farklılıklarımız disiplin ve baskı yoluyla törpülenir. Çok çalışmak, verilen görevleri sorgusuz sualsiz yerine getirmek, otoriteye her şart altında itaat etmek gibi ‘erdemleri’ okulda edinir, farklı fikirler öne sürmenin, düşünmenin, sorgulamanın, itiraz etmenin bir fayda sağlamayacağını, aksine hızla toplum dışına itilmemize neden olacağını okulda öğreniriz. Örgün eğitimin amacı, sistemin ihtiyaç duyduğu dev makinalar için gerekli parçaları üretmektir; yeni tasarımlar yapmak değil! Bu film manifesto yaşları 13’ü geçmeyen bir grup çocuğu anlatır. Onlar okullarında itilip kakılan, her gün fasülye yemeye, çıplak uyumaya, her anlamda otoriteye boyun eğmeye zorlanan, hala bir çocuk oldukları gerçeğini göz ardı eden yetişkinler tarafından katı kurallara hapsedilmeye, cinzel taciz, dayak ve yıldırma ile hizada tutulmaya çalışılan çocuklar. Jean Vigo’nun kendi anılarından yola çıkarak yazdığı senaryosunun ‘hal ve gidiş’ten sıfır alan öğrencileri…

Film sansür kurulu tarafından anarşiyi yücelttiği, kuralsızlığı savunduğu ve açıkca düzene saldırdığı gerekçesiyle yasaklandı. Ayrıca eğitim kurumlarını böylesi küçültücü bir şekilde resmetmesi, öğretmen ve idarecileri gülünç göstermesi de affedilemezdi. Vigo mekan olarak bir okulu kullanmış olsa da aslında açıkca toplumsal bir panorama çiziyor, topyekün bir isyanın gerekliliğini savunuyordu. üstelik filmde kullandığı gerçeküstü öğeler, akımın burjuva düzenine sert bir dille saldırdığı düşünülürse bir hayli manidardır.

Gösterime girer girmez yasaklanan “Hal ve Gidiş Sıfır”, 1945 yılına dek seyirci ile buluşamadı. Asıl hayran kitlesini bu tarihten sonra edindi ve anarşist sinema ve film sanatının en önemli örneklerinden biri olarak kabul gördü. Vigo her ne kadar çok sevdiği filminin başarısını göremediyse de onun sayesinde ölümsüzleşti.

DOĞU ASYA KÜLTÜRÜ VE HUKUK SİSTEMİ

Tartışmanın bu bölümünde  Uzakdoğu terimi üzerine konuşuldu. Yazar Alirıza Arıcan Uzakdoğu kavramının hatalı kullanıldığını ve kesinlikle bu tanımın kullanılmaması gerektiğini söyledi. Alirıza Arıcan’ın Doğu Asya hakkındaki gözlemlerini grup üyeleri ile paylaştı.

Kime göre, neye göre uzak? Aslında Uzakdoğu, Ortadoğu gibi terimler batılı akademisyenlerin tanımlamalarıdır ve Avrupa-merkezci (Euro-centric) bir varsayım üzerine kuruludur. Kime göre, neye göre uzak? Avrupa’nın merkezi olduğu bir dünyada bu terimler anlamlarını bulurlar. Daha küresel, güçlerin daha eşit bir şekilde dağıtıldığı bir dünyayı arzulayan bizler, her ne kadar dile tuhaf gelse de bu terimlerin doğru karşılıklarını kullanmalıyız. Ortadoğu yerine Güneybatı Asya, Uzakdoğu yerine Doğu Asya denilebilir. Zaten bilinçli akademisyenler Uzakdoğu, Ortadoğu gibi terimleri kullanmaktan ellerinden geldiğince kaçınmaktadırlar.

Tayland ve Vietnam Türkiye’ye nazaran yoksul ülkelerdir. Tayland, Budizmin yoğun bir şekilde yaşandığı, hurafelerin ve hayalet masallarının türlü dolandırıcılıklara kapı açtığı, turizm ve yan sanayi üretimiyle ekonomisini ayakta tutan bir ülkedir. Yönetim şekli anayasal bir monarşidir. Ancak kral çok güçlüdür. Yeri geldiğinde kralın köpeğine laf etmek bile suç teşkil eder. İdam cezası vardır ve en çok uyuşturucu kaçakçılarına bu ceza verilmektedir. Uyuşturucu ticareti çok fazladır.

2000’lerin başında Thaksin Shinawatra’nın yönetiminde olan bir hükümet vardı. Thaksin hükümeti ülkenin kuzeyinde ve kuzeydoğusunda yaşayan yoksul halk için programlar geliştirdi (20 Baht doktor ziyareti, Bir İlçe Bir Ürün vb) Kırsal kesimlerde yaşayan ve zamanla “Kırmızılar” ismiyle anılan siyasi bir kesim bu hükümeti desteklemektedir. 2006 yılında yapılan darbe ile yönetimden uzaklaştırılmasının arkasındaki asıl neden, her ne kadar yolsuzluklar bahane edilse bile, yoksullara harcama yapmasından rahatsız olan üst kesimdir. Darbe gelip seçim olduktan sonra bile tekrar Thaksin yönetimi seçimleri kazanmış ve ülkeye gelemediği, yasaklı olduğu için kız kardeşini başbakan yapmıştır. Bunun üstüne de defalarca darbe vuku bulmuştur. 

Tayland’ın çok fazla turizm geliri vardır. Halk yoksul olmasına rağmen mutludur. İklimin etkileri ve aynı zamanda Budizm sakin bir hayat yaşamalarında ve azla yetinmelerinde etkili olmuştur. Hukuki öngörülebilirlik mevcut olmakla beraber adaletli bir sistemde yaşadıklarını söylemek mümkün değildir.

Vietnam ise sosyalist devrim (savaşın sonlanmasıyla birlikte) yaşamış bir ülkedir. Amerikalılar vatandan kovulmuş ve sosyalist bir düzen kurulmuştur. Ancak, tıpkı Çin gibi, Vietnam’da da 1990’lı yıllar açılım yılları olmuştur. Şu an yarı sosyalist yarı kapitalist denilebilecek karma bir sistem olduğu söylenilebilir. Vietnam, son yıllarda, Çin’in, Güney Çin Denizi’ndeki bitmeyen hak iddialarına karşılık olarak ABD’ye yakınlaşmaktadır.

         

About ibrahimaycan

Leave a Reply