1

IMG_2978

NINETEEN EIGHTY FOUR-1984: HUKUK KÜLTÜRÜ GRUBUNUN MAYIS AYI ETKİNLİĞİ GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Hukuk, Felsefe ve Sanatı bir araya getiren Hukuk Kültürü Grubu’nun 15 Mayıs 2016 Pazar günü Prinkipo Akademi’de gerçekleştirdiği son etkinliği hukukçular, yazarlar, yönetmenler, felsefeciler, öğrenciler, profesyonel meslek mensupları ve sinemaseverlerin katılımı ile gerçekleşti.

“Big Brother Is Watching You-Büyük Birader Seni İzliyor” sloganı ile yapılan ve George Orwell’ın 1984 adlı romanından uyarlanan Nineteen Eighty Four-1984 film gösterimi ile birlikte hararetli bir söyleşi gerçekleştirildi. Mayıs ayı etkinliğinin konukları Yönetmen-SETEM Başkanı Mehmet Güleryüz ve Yönetmen Arda Murat Akdağ idi.

Her etkinlikte yapılan çekilişle kitap hediye etme geleneği sürdürüldü.

IMG_2937

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Romanı

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik romandır. Hikayesi distopik bir dünyada geçer. Distopya romanlarının ünlülerindendir. Özellikle kitapta tanımlanan Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır. Aynı zamanda kitapta geçen “düşünce polisi” gibi kavramları da George Orwell günümüze kazandırmıştır.

Orwell, romanı İskoçya’da verem ile boğuşurken 1947-1948 yılları arasında yazmıştır. Roman ilk kez 8 Haziran 1949’da basılmıştır.

Kitap sosyalizm karşıtı olarak suçlanmıştır ancak Orwell buna karşı çıkmıştır. 16 Haziran 1949’da yaptığı açıklamada Orwell şöyle konuşmuştur: “Yeni romanımda [Bin Dokuz Yüz Seksen Dört] sosyalizme ya da (bir destekçisi olduğum) Britanya İşçi Partisi’ne bir saldırı kastetmedim, ama merkezileştirilmiş bir ekonominin yol açabileceği ve halen komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindim… Kitabın konusunun Britanya’da geçmesi İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve karşı konulmadığı takdirde totalitarizmin herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak içindir.”

Büyük Birader ve Düşünce Polisi

Romanın distopik dünyasında totaliter bir merkezi tek partinin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir.

IMG_3010

Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopik edebi eserlerindendir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve içerdiği terminoloji mahremiyet tartışmalarında sıklıkla ortaya atılmış ve kalıplaşmıştır. Kitaptaki çiftdüşün tekniğiyle karşıt kavramlar bir arada kullanılarak kişinin bariz gerçeğe aykırı olanı kabul etmesi beklenir. Zira, kitaptaki düzende merkez partiye bağlılığı göstermesi için insanın gerekirse akla aykırı olanı bile doğru bellemesi gerekir.

Nineteen Eighty Four-1984 Filmi

Roman yazıldıktan 36 yıl sonra kitabn adını taşıyan tarihte, 1984 yılında beyaz perdeye uyarlanmıştır. Distopik bir evrende geçen film 3. Dünya Savaşı’nın henüz sonlandığı dünyamızda geçer. Dünyanın en büyük devleti olan Okyanusya, günümüz Londra’sının yerine kurulmuştur. Bu ülkede yaşayan herkes, yönetim diktesinin buyurduğu her şeye harfi harfine uymak zorundadır. Bu evrende ne kitap okumak serbesttir ne de aşık olmak… Hükümetin haberleşme ve sansür işlerinin yürütüldüğü bakanlıkta çalışan Winston Smith, diğer çalışanlar gibi görevi gereğince halkı farklı yalanlarla uyutmak ve sahte gerçeklikler yaratmak zorundadır. Ancak Okyanusya’ya ait her şeyin kocaman bir yalandan ibaret olduğunu öğrendiği an vatanseverliğini ve hayatını üzerine kurduğu bu sahte dünyayı sorgulamaya başlar.

Kitap Sunumunu Av. Hilmi Erkin Sevin Yaptı

Etkinlikte, film gösterimi öncesinde Av. Hilmi Erkin Sevin tarafından 1984 romanı çerçevesinde anlatılan baskıcı rejim, iktidar, ideolojiler ve insanların üzerindeki etkileri hakkında gerek kitap ve film gerekse güncel gerçekler üzerinden etkili bir sunum yapıldı.

“George Orwell’ın 1984 romanı 1948 yılında gelecek ile ilgili yazılan distopyalardan biridir. Ütopyalarda ideal dünya anlatılırken distopyalardan tedbir alınmazsa kötü bir dünya düzenine dönüşüleceği teması ele alınır. Yazarımız eski sosyalisttir. Sosyalizm başta olmak üzere birçok ideoloji bakımından hayal kırıklığına uğramıştır. Roman, yazıldığı dönemin Avrupası’nı eleştirir. Kitaptan uyarlama 1984 filmi de 1984 yılında çekilmiştir.

IMG_2972

“Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, bilgisizlik kuvvettir.”

 Bunlar kitapta ele alınan hükümetin insanlara empoze ettiği kavramlardır. Yazarın özgülükle ilgili çok ciddi kaygıları bulunmaktadır. Kitabın kurgusunda Dünya’da o dönemde var olan üç devlet bulunur: Okyanusya, Avrasya ve Avusturalya. Kitapta devamlı ve dönüşümlü olarak iki ülke ittifak halinde üçüncü ülkeye savaş açmaktadır. İttifaklar değiştikçe eskiden ülkeler arasındaki dostluk ilişkileri inkar edilmekte, hiç yaşanmamış gibi davranılmaktadır.

Kitapta toplum 4 sınıfa ayrılıyor. İlki halkın hiç görüp tanımadığı çekirdek kadro olan yönetici sınıfıdır. İkinci sınıf parti üyeleridir. Romanın kahramanı da bir parti üyesi olarak gerçek bakanlığında çalışan bürokratlardan biridir. Diğer sınıf ise proletarya, yani işçi sınıfıdır. Son olarak dördüncü sınıf olan askerler ise sürekli cephede savaş halindedir.

Kitapta devlet sisteminde yer alan bakanlıklar da ilginçtir. Bolluk bakanlığı adı verilen kurum, devamlı olarak istihkakta kısıtlama yapıp, insanların yaşam kalitesini tersini göstererek düşürüyor. Gerçek bakanlığı ise basını ve iletişimi elinde tutup, ülkedeki haberleri sürekli yanlış gösteriyor. Geçmişi silip baştan yazarak, devletin yanlışları halktan gizleniyor. Sevgi bakanlığının işlevi ise, başkaldıranları öldürmekti. Son olarak barış bakanlığı ise iç ve dış savaşları yönetir.

Herşeyin Kamera ile Kaydedildiği Bir Dünya

Filmde ve romanda cinsellik olumsuz bir kavram olarak lanse edilmektedir. Cinselliğin tek amacı sadece çocuk yapmak ve nesli devam ettirmektir. İnsanlar arasındaki iletişimin baskılanıp, ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılması amacıyla sürekli kelimeler ortadan kaldırılarak yeni sözlüklerle, insanların kelime dünyası daraltılıyor.

Romanda ve filmde bir aşk hikâyesi bulunur. Başkahramanlar birbirinden hoşlanıyorlar fakat ilk hamle kadından geliyor. Kitapta kadınların daha cesur olduğunu görürüz. İnsanların yaşadığı evlerin tamamı kameralar ile izlenmekte, özel hayata devlet eliyle doğrudan bir müdahale söz konusudur. Birisi öldüğü takdirde o kişiye ait bütün geçmiş kayıtları silinerek o kişi hiç yaşamamış kabul edilmektedir. Kitapta yaratılan dünyada yaşat-yan insanlar birer numaradan ibaret olup, işlevsiz hale getirilmektedir. Devamlı olarak birbirini ihbar eden, sisteme başkaldırmayan bir halk görülür.

Kitaptaki ana tema baskıcı, herkesin her şeyine karışan, evlere kadar kamera sokan devlettir. Tarihin, geçmişin imhası, devletin insanları daha kolay idare etme yöntemi olarak işleniyor. Zaman içinde ise insanlar mankurtlaştırılmaya, sadece emirleri yerine getiren birer makinaya dönüştürülüyor.”

Hilmi Erkin Sevin’in kitap sunumu sonrasına etkinliğin konukları SETEM Başkanı ve Yönetmen Mehmet Güleryüz ile Sıkışma filminin Yönetmeni Arda Murat Akdağ’ın sinemacılık perspektifinden kitap ve film hakkındaki yorumları büyük ilgi gördü.

IMG_3032

SETEM HAKKINDA:

Mehmet Güleryüz SETEM hakkında kısa bilgi de verdi: “Sinema ve televizyon alanında bir takım projeler yürütüyoruz. Yetiştirme yurdundaki çocuklara sinema eğitimine yönelik projeler gerçekleştirdik. Son yürüttüğümüz proje ise uyuşturucu bağımlılığına yönelik “Sağlıklı Fikirler” adındaki çalışmadır. Sinemanın eski duayenleriyle de sözlü tarih çalışmaları yapıyoruz ve bunları kitaplaştıracağız.

Mehmet Güleryüz: “HER KUŞAK KENDİ SERÜVENİNİ YENİDEN YAZAR.”

Kitaptan uyarlama filmler sinema dünyasında her zaman sancılı olmuştur. Kitap, okuru daha fazla etkiler. Okunan kitap, insanın hayal dünyasında gelişir. Filmle bu dünya çoğunlukla örtüşmez. Filmin canlandırdığı baskıcı devlet yapısı 12 Eylül darbe yönetimini hatırlatıyor. Baskıcı bir yönetimin var olduğu bu dönemde, ihtilal gençliğe kara bir bulut gibi çökmüştür. Kitap bile bulundurmanın suç olduğu, filmde yapılana benzer bir propagandanın televizyonda canlandırıldığı bir dönemdi.

Film Guguk Kuşu filmini de andırıyor. İnsanı mutsuzluğa sürüklüyor ve kahramanın bir şekilde yenilmiş olması insanı karamsarlığa itiyor. Kendi tarzıma uygun olarak, umudu bütün filmlerimde uygularım ve kanaatimce umut sanat eserlerinde her zaman olmalıdır.

Yönetmen Arda Murat Adağ: “Geçmişten günümüze baskıcı düzenler, insanları karnını doyuracak kadarına razı etmiştir.”

Filme bakıldığında, kitaba sadık kalmaya çalışıldığı göze çarpıyor. Muhtemelen İngiltere’nin kendi yazarını yad etmek amacıyla destek olduğu film, bu nedenle kitaptan bağımsızlaşamamıştır. O dönemin baskıcı yönetimini, siyasal rejimini eleştiren bir tutum görüyoruz.

IMG_3055

KİTAP VE FİLM HAKKINDAKİ TARTIŞMALARDAN ANEKDOTLAR

Güncelliğini koruyan ve günümüz gerçekliğini de eleştirel bir yaklaşımla sergileyen film ve kitap hakkında tüm katılımcılarla gerçekleştirilen yoğun bir fikir alışverişi, tartışma ve söyleşi yapıldı. Tartışmalardan anekdotlar pasajlar halinde sunulmaktadır.

“Filmin yönetmeni Michael Radford çok önemli bir yönetmendir. Kitaba içerik olarak sadık kalsa da, atmosfer olarak pek sadık kalmamış, kendi tarzını yansıtmıştır. Postacı ve Venedik Taciri filmleri de bu yönetmenin elinden çıkmış, kendi tarzını yani karamsar bir yapıyı bu filmlerde de yansıtmıştır. Kitapta az da olsa bir umut belirtisi vardı. Film ise daha gergin ve baskıcı bir anlatım tarzı benimsiyor. Aslında bu yapım bize baskı altında insanın ne kadar alçalabileceğini yansıtıyor.”

“Film tamamen sovyetiktir. Sadece antikomünist değil, bütün baskıcı rejimleri eleştirir niteliktedir. Bilinçli ve önceden hesaplanmış bir kurgu vardır. Bu distopyanın günümüzde farklı bir şekilde cereyan ettiğini görüyoruz. Bu nedenle 1984 romanı ve filmi güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyecektir.”

“Umut da bir arzu işidir. Karanlık bir dönemde umudu arzulamak ise çok da kolay değildir.”

“Günümüz Türkiye’sine bakıldığında; dediler ama yaptılar. Mesele sadece koltukta kalmak. Toplumu vicdan ve adaletten uzaklaştırma politikası sürdürülüyor. Fazla bilgi akışı ile insanların bunu kafasında tasniflemesi imkansız hale getiriliyor. Kelimeler terbiye edilirken insan, sağlıklı yaşamdan uzaklaşıp sağlıksız bir yaşama doğru yol almaktadır. İleri demokrasi demagojisi ile yola çıkanlar da şantajla ömrünü devam ettiriyor.“

“Ülke olarak kalkınma, demokrasi ve güvenliği aynı anda gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Normal bir ülkede bunların sırayla yada ayrı ayrı ve sağlam bir temelde gerçekleştirilmesi beklenirdi.”

“Bugünün Türkiye’sinde artık üniversitelere dahi el konulmakta, kayyım atanmaktadır. Aynı şekilde gazeteler de bu şekilde kapatılıyor. 12 Eylül dönemindeki baskıcı dönemde dahi bir gazeteye ya da üniversiteye kökünden el konulmamıştır. Şu an yaşadığımız böylesi küresel bir toplumda, kocaman ve köklü bir toplumun susup bütün günahı bir şahsa ya da bir saraya atması ne kadar doğru olabilir? Toplumu var eden insanlar artık birer hiç mi? Toplumdaki sessizliğin ve suçu başkasına atma psikolojisinin tartışılması gerekiyor. Aslında kendimizden başlayarak, toplumun bakış açısını düzeltmemiz mümkün olabilir.”               

“Bir düşünürün söylediği üzere “Faşizmde bireysel suş oranı artar.” Toplumun ortak bir bilinen ve bir mantalite çıkarması gerekiyor. Bunun için öncelikle yöntemden başlamak gerekir. Pozisyonlar üzerinden değil, ilkeler ve değerler üzerinden yaşamamız gerekiyor. Barışı sağlamak için ahlaki yapımızı düzeltmeliyiz. Barışmak ahlaki bir konudur. Sadece hukuki kalıba sığdırılması yanlıştır.”

“Adana sapığının cezaevinde öldürülmesi toplum için vahim bir olaydır. Öncelikle toplumun bunu alkışlamasının yanlıştır. İlk olarak devlet, cezaevindeki, kendi güvenlik tedbirleri altındaki bir sanığı koruyamıyorsa halkı da koruyamaz. İkinci olarak bir insana işlediği suçtan dolayı ceza vermek insanların değil, devletin görevidir. Üçüncüsü ise sanığı cezaevinde öldüren kişi de bir katildir. Sonuç olarak toplumun %1’i  bile bu cinayeti eleştirmemiştir. Kendini kadın hakları savunucusu olarak ilan eden kişi cezaevinden önce pavyon işletip, kadınları kullanan, kadına değer vermeyen biridir. Bu kişinin devletin koruması altındaki birini öldürerek kendini halk kahramanı ilan etmesi ne kadar doğru tartışılması gereken bir durumdur.”

Etkinlik, hukuk kültürüne katkıları nedeniyle konuklara Teşekkür Beratlarının takdimi ile devam etti ve Hukuk Kültürü Grubu olarak dövizlerle evrensel değerler mesajı verilen aile fotoğı çekimi ile son buldu.

 

About ibrahimaycan

Leave a Reply